Fehmi Koru

Fehmi Koru

Futbol ağırlıklı bir siyaset yazısı bu.. Birilerini uyarmak amacıyla yazdım…

A+A-

images.jpeg

Bu hafta sonu futbol maçlarını televizyondan izlerken onlardan eskiden olduğu kadar zevk almadığımı fark ettim.

Aslına bakarsanız ben maçları zihnimi 7/24 işgal eden siyasetle ilgili düşüncelerimin doğruluğunu test etmeye yaradığı için de izliyorum. Maç izlerken siyaset aklımdan çıkmıyor, tam tersine, maç izlemem siyasi değerlendirmelerimde varsa yanlışları görmemi, daha önce aklıma gelmemiş ayrıntıların farkına varmamı da sağlıyor.  

Hem zevk alıyorum, hem de bir şeyler öğreniyorum.

Sevdiğim yemeğin üzerine kallavi bir tatlı ve ardından da kahve keyfi gibi bir şey maç izlemem…

Maalesef son zamanlarda hem eskisi kadar zevk almıyorum, hem de kafamda siyasetle bire bir ilgi kurduğum ve bu sayede zihnimi açmasını umduğum maçlarda gördüklerim yüzünden zihnimin daha da bulanık hale gelmesini engelleyemiyorum.

Futbol bir spor. Spor olduğuna göre de sportmenliğin sahaya hakim olmasını, bu da oyuna yansıyan sertliğin bir sınırı bulunmasını gerektirir.

Herhalde futbolseverler şu sıralarda sahaya bunun tam tersi bir görüntünün yansıdığının farkındadır.

Neredeyse her maçta hakemler bir veya iki oyuncuya -bazen iki sarıdan bazen doğrudan- kırmızı kart çıkartmak zorunda kalıyor. Bazen kaleci dahil bütün oyuncuların sarı kart gördüğü maçlar izlemek zorunda kalınıyor. Fauller yüzünden yaşananlar maçların süresine çoğu kez beş-on dakika eklenmesini getiriyor.

Takımlara milyonlarca Dolar veya Euroya mal olan kıymetli ayaklar, en az kendileri kadar değerli ayaklara sahip rakip oyuncuları sakatlayacak tarzda davranmaktan kendilerini alamıyorlar.

Maçları anlatanlar ile yorumcular, ağızlarını ilk açtıklarında, o hafta kaç kişinin daha önceki haftalarda sakat kaldıkları için oynayamadıklarını sıralıyorlar; her hafta o listelere yeni sakatlar katılıyor.

Neden?

İşte bu soru doğrudan sportmenlik ile ilgili. Sportmenlik elden gittiği için bu oluyor ve sertliğin orantısız sahaya yansıması maçları zevksiz hale getiriyor.

İki takımın 11 + 11 = 22 oyuncusu sahada. İki taraftan biri daha mahir oyunculara sahip olduğu, maça daha iyi hazırlandığı ve karşı takımın sergilediği tarzı iyi değerlendirdiği için oyunun sonunda kazanacak, değil mi?

Bir tür taktikler mücadelesi maçlar.

Taktikleri teknik direktörler maç öncesinde antrenman yapılırken ve oyun oynanırken saha kenarından veriyor. Sahaya sürdüğü 11’i belirlemesi ile sonradan kulübede oturanlardan oyuna soktuğu yedekleri seçmesi de sonucu belirlemede etkili oluyor.

Son yıllarda maçlar teknik direktörler arası taktik savaşına dönüştü. Kötü oynayan takımlarda bunun faturası doğrudan teknik direktöre çıkartılıyor. Bir sezon içerisinde bir değil birkaç kez teknik direktör değişmesi bile yaşanabiliyor takımlarda.

Yönetimleri taraftarlar da buna zorluyor.

Burada da aynı soruyu sorabilirim: Neden?

Futbol artık yalnızca bir spor olmaktan uzaklaştı, alınan sonuçların milyonlarca liralık kayıplara yol açtığı bir sektöre dönüştü. Artık her maçta kaç gol atılacağı, golleri kimlerin hangi dakikada atacakları, kaç sarı ve kırmızı kart çıkarılacağı, kartların kimlere çıkarılacağı, maçı hangi takımın kazanacağı veya beraber kalınacağı…

Hepsi ve daha fazlası üzerine bahisler oynanıyor.

Yekunu milyonlarca lirayı bulan bahisler…

Taraftar takım kötü oynayıp yenildiği veya berabere kaldığı için üzülüp tepki vermiyor, kendisine para kaybettirdikleri için de öfkeleniyor. Bizim dışarıdan bakınca taraftarların doğal tepkisi sandığımız öfkeli haller genellikle para kayıplarıyla bire bir ilgili.

Yüksek maaşlı teknik direktörler yerlerini uzun süre koruyabilmenin yolunun taraftarı öfkelendirmemekten geçtiğinin bilincinde; bu yüzden 11’e aldığı oyunculardan ne yapıp edip sahadan galip ayrılmalarını bekliyor ve bunun için ellerinden gelenden fazlasını onlardan talep ediyor.

Herhalde “Sakatlayın” demiyorlardır, ancak rakiplerini sakatladıklarında oyuncularına kızmadıklarına eminim.

En kolay kızılan ve herkesler tarafından en fazla suçlananların hakemler olması da doğal. Yenilgi faturasını ödemesi gerekeceklerin de faturayı birine çıkarmaları lazım. Yöneticiler ve teknik direktörler, kazansalar da kaybetseler de her maçtan sonra mutlaka hakemleri suçlama alışkanlığı edindiler.

Siyaset futbola ne kadar karışıyor, bilmiyorum. Özel sohbetlerde özellikle Anadolu takım taraftarlarının ‘dört büyükler’ diye bilinen kulüpleri en ağır ifadelerle suçlamalarına tanıklık ediyorum ve bu suçlamalarda siyasilerin de adları geçiyor.

Futbol mu siyasetten yoksa siyaset mi futbol dünyasından etkileniyor?

Arada bir etkileşim olduğu kesin de, hangisi hangisinden daha fazla etkileniyor?

Sahaya yansıyan sertlik siyasi hayatımızın da bir gerçeği. Rakip oyuncuya kart çıkmasını sağlamak için çakma bahanelerle kendini yere atanla basit bahanelerle rakip partileri veya o partilerin ileri gelenlerini köşeye sıkıştırma denemeleri arasında bir fark var mı?

Ben göremiyorum.

Ne olursa olsun maçı kazanmak ile her günü aylar -bazen yıllar- sonra yapılacak seçime endeksleyip onu her halükarda kazanmak üzerine bir siyasi yarış sürdürmek arasında da pek fark yok.

Milyonlar kazanan oyuncuların karşılarına çıkan yine milyonlar eden rakiplerini sakatlamasının futbolu zevk alınmaz hale getirmesi gibi, siyasi rakiplerini belden aşağı vuruşlarla yaralamak için sözlü ve fiili çaba gösterenler de siyaseti çirkinleştiriyorlar.

Güzelim sporlar -futbol ve siyaset- bu çirkinlikleri hak etmiyor.

ΩΩΩΩ 

Bu yazı toplam 44 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.